Archive | Bipolar Yaşam

Bipolar Beyin Yapısı ve İşleyişi

Bu tür fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme ( fMRI ) ve pozitron emisyon tomografisi ( PET ) gibi beyin görüntüleme araçları, araştırmacılar iş yerinde yaşayan beynin fotoğraf çekmek için izin verir. Bu araçlar bilim adamları beynin yapısını ve aktivitesini incelemek yardımcı olur.

Bazı görüntüleme çalışmaları bipolar bozukluğu olan kişilerin beyinleri diğer ruhsal bozukluklar ile sağlıklı kişi veya kişilerin beyinlerinden nasıl farklılık gösteriyor . Örneğin, MRI kullanarak bir çalışmada bipolar bozukluğu olan çocuklarda beyin gelişiminin model ” çok boyutlu düşüklüğü , ” bipolar bozukluk ve şizofreni ile biraz üst üste belirtilere neden olan bir hastalıktır çocuklarda benzer olduğu bulundu . Bu beyin gelişimi ortak desen dengesiz ruh halleri için genel risk ile bağlantılı olabileceğini düşündürmektedir .

Bir başka MRI çalışmasında bipolar bozukluk yetişkinlerde beynin prefrontal korteks bipolar bozukluk yoksa yetişkinlere oranla daha az , daha küçük olması ve çalışması için eğiliminde olduğunu gördük. Prefrontal korteks gibi sorunları çözme ve karar verme gibi ” yönetici ” işlevleri ile ilgili bir beyin yapısı . Bu yapı ve bu beyin devrenin anormal gelişim bozukluğu kişinin genç yıllarda ortaya eğilimindedir neden hesap düşündüren ergenlik döneminde olgun beynin diğer bölgelerine , onun bağlantıları . Gençlerde beyin değişiklikleri saptayarak bize erken hastalık tespit veya erken müdahale için hedefler sunmak yardımcı olabilir .

Beyin bölgeleri arasındaki bağlantılar gibi , anılar şekillendirme öğrenme ve duygular gibi fonksiyonları şekillendirme ve koordine için önemlidir , ancak bilim adamları insan beynin farklı bölümleri bağlamak hakkında çok az şey biliyoruz . Genetik çalışmalardan elde edilen bilgilerin yanı sıra , bu bağlantıları hakkında daha fazla öğrenmek , bilim adamları daha iyi bipolar bozukluk anlamamıza yardımcı olur . Bilim adamları tedavi türleri en etkin çalışacak tahmin edememek yönelik çalışıyoruz.

Posted in Bipolar Yaşam0 Comments

Depresyondaysan Direnme

Depresyondaki 121 milyon insanın %20 ile 40′ı intihar girişiminde bulunuyor, %10 ile 15′i hayatını kaybediyor. Hastalıkla başa çıkmak için yapılması gereken şey ise durumu kabullenmek ve tedaviye direnmemek.

Mevsim geçişlerinde ve kış aylarında artan depresyon çağın en büyük problemlerinden biri. Hayat boyu depresyona girme riskini daha fazla taşıyan grup ise kadınlar. Bir kadının, hayatının herhangi bir döneminde depresyona girme olasılığı yüzde 10 ila 20 arasında değişiyor.

Depresyonun, birçok faktörün bir araya gelmesiyle oluşan karmaşık bir psikiyatrik tablo olduğunu belirten Uzman Psikolog Tuba Akyüz, depresyonun, intiharın başlıca nedenlerinden biri olduğunu söyledi.

TEDAVİDEN ÇEKİNMEYİN!
Nüfusa oranla ruh sağlığı uzman sayısının az olması, bireylerin yardım almaktan çekinmeleri, ekonomik ve sosyal güçlüklerden dolayı depresyon hastalarının sadece 4′te 1′inin tedaviye başvurduklarına dikkat çeken Akyüz: “Depresyonda ilaç ve psikoterapi, uygulanan yöntemlerdir. Psikoterapi, etkisini ilaç kadar çabuk göstermemekle birlikte uzun dönemde en az ilaç tedavisi kadar etkilidir. Terapi gören kişilerde rahatsızlığın yeniden baş göstermesi oranı daha düşüktür ve bu kişiler, iyileşme sürecinde kendilerini çok daha iyi hissederler. Psikoterapi, depresyonun etkilediği kişiye ve ailesine depresyonla baş etmede yardımcı olur. Bilinmelidir ki depresyon, tedavisi olan bir hastalıktır. Erken dönemde yapılan yardımın, kişinin hayat kalitesini yükseltmede ve kişiyi risklerden korumada etkili bir yol olduğu unutulmamalıdır” dedi.

Posted in Bipolar Yaşam0 Comments

Psikoz-Bipolar-Özgüvenin Güçlendirilmesi

Özgüvenin güçlendirilmesi

„Zayıf bir özgüven duygusu, başkalarının yaptığı veya söylediği birçok şeyi kendi yetersizliğimizin kanıtı olarak görmemize neden olur.”

„Psikozlu veya bipolar kişilerde özgüven (kendine güven) merkezi ve belirleyici bir konudur. Bir yandan özgüven bir psikoz deneyimi nedeniyle azalmış olabilir, öte yandan kendilerine uzun süredir güvenmeyen, çekingen ve yaşam deneyimleri nedeniyle değersiz oldukları duygusuna kapılmış psikoz hastaları vardır. Burada önemli olan, hastaların kendilerini sosyal ilişkilerde nasıl algıladıklarıdır. Başkalarıyla ilişkilerde kendilerini güçsüz hissederler, utanırlar ve başkalarının kendi zayıflıklarını bildiği korkusuna kapılırlar.
Düşük özgüvenin nedenleri

bildKimse dünyaya az özgüvenle gelmez. Kendimize güvenmememiz, yaşamda geçirdiğimiz deneyimler sonucu bazı şeyleri başaramayacağımız ve değersiz olduğumuz duygusunu edinmemiş olmamızdan kaynaklanır. Bu deneyimlerimiz yaşamımızın ilk yıllarında oluşur, bu yaşlarda özellikle yetişkinler, ama aynı zamanda akranlarımız da, onların istedikleri gibi olmadığımız için sürekli olarak hata ve zaaflarımıza dikkat çekerek bizi söz veya itici davranışlarla cezalandırırlar.

İnsan uzun süre bu gibi durumlarla karşı karşıya kalınca otomatik olarak her türlü durumda kendini eleştirel gözle incelemeye veya eleştirmeye başlar. Bize aptal, salak, aciz veya korkak gibi çirkin sözler söylenir; budala, çirkin ve zayıf olarak tanımlanırız.
Eğer kendine güveninizi daha da azaltmak istiyorsanız işte size bir kılavuz:

* Kendiniz hakkında sürekli olarak kötü düşünün,
* her şeyi sineye çekin ve her türlü haksızlığa boyun eğin,
* birileri size iltifat ederse veya sizi överse hemen itiraz edin,
* her zaman kendinizde eleştirilecek bir şeyler bulun.

Özgüveninizi tekrar kazanmak veya güçlendirmek istiyorsanız, aşağıdaki adımları atmaya başlayın:

* Kendiniz hakkında olumlu düşünün.
* Ne yaptıysanız yaptınız, elinizden gelenin en iyisini yaptınız.
* Kendinizi haksızlığa uğramış hissettiğinizde hemen sakince ve üstüne basarak bunu ifade edin. Bu sayede zihniniz kötü düşüncelerden kurtulur ve yanlış anlamalar açıklığa kavuşur.
* Bir şeyi başarınca kendinizi övün: „Bunu iyi yaptın!” Başkaları size överse teşekkür edin ve bunun tadını çıkarın.
* Her gün elinizden gelenin en iyisini yapıyorsunuz. Eleştiri önemlidir. Ancak eleştiri sizin bir değişiklik yapmanızı sağlayacak yönde olmalıdır.

Birkaç yararlı ipucu

* Kendi güçlü yanlarınızın farkına varın. Kendinizde olmasını istediğiniz özellikleri ve davranış biçimlerini bir liste halinde yazın.
* Kendinizdeki olumsuz duyguların farkına varın. Bunları kontrol etmeyi öğrenin. Bir kere kaybetmenin her zaman kaybetmek anlamına gelmeyeceğini düşünün.
* Yavaş yavaş başkalarıyla ilişki oluşturmayı deneyin ve yavaş yavaş özgüveninizi tekrar kazanın.
* Akşamları yatağa uzandığınızda günü gözünüzün önünden geçirin ve dikkatinizi başardığınız, sizin için olumlu olan hususlara yöneltin. Kaydettiğiniz ilerleme için kendinizi övün.
* Ek özgüveniniz kısıtlı sosyal yetenek ile bir araya gelirse, sosyal yeterlilik alıştırması yapmak isteyip istemediğinizi düşünün.

Posted in Bipolar Yaşam0 Comments

Anksiyite (PANİK) Nedir? Panik Testi

Anksiyete

Anksiyete (bunaltı), hemen hemen her insan tarafından yaşanan bir duygudur.

Asıl amacı, yaşamın sürdürülmesi ve uyum davranışının gelişimini sağlamaktır. Ancak bir yere kadar sağlıklı olan bu duygunun yaşanması, bir noktadan sonra kişinin yaşamını ve diğer insanlarla olan ilişkilerini olumsuz olarak etkilemeye başlar. Bunaltı duygusu, olaylara içerdikleri tehlikelerle orantısız, uygunsuz ve abartılmış yanıtlar verilmesine neden olur.

Bunaltı, çeşitli bedensel ve ruhsal belirtilerle kendini gösterir. Başlıca bedensel belirtiler arasında çarpıntı, kalp hızında artma, tansiyon yükselmesi veya düşmesi, yüz kızarması, nefes darlığı, yorgunluk hissi ve çabuk yorulma, titreme, karın ağrısı, bulantı-kusma, ağız kuruluğu, sık idrara çıkma, terleme ve ateş basması sayılabilir. Sıklıkla gözlenen ruhsal belirtiler ise, kontrolünü yitirme, aklını yitirme ve ölüm korkusudur. Tüm bu belirtiler, kişide endişe, dehşet, tedirginlik, gerginlik, sinirlilik ve çaresizlik gibi duyguların yaşanmasına neden olur.

Bunaltı, kalıtımsal, biyokimyasal, çevresel, kişisel etmenlerle ortaya çıkabildiği gibi,

çeşitli hastalıklar ve kullanılan bazı ilaçlara bağlı olarak da oluşabilir.

Bunaltı en sık gözlenen ruhsal belirtilerdendir. Fobiler, panik bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk gibi çeşitli tipleri mevcuttur. Bunların arasında en sık karşılaşılanı fobiler, yani korkulardır.

Fobi, gerçekte tehlikeli olmayan bir nesne, etkinlik veya durumdan dolayı kişide sıkıntı yaratan ve mantıksız olan bir korku duyulması durumudur. Kişiler, kedi, köpek, böcek gibi hayvanlardan kan görmekten, yaralanma veya sakatlanmadan, doktor veya diş hekiminden, kapalı yerlerde kalmaktan, yükseklikten veya uçağa binmekten aşırı derecede korkabilirler. Bu tür durumlar, özgül fobi, yani belli bir nedeni olan aşırı korku olarak adlandırılır.

Kişinin, sosyal ortamlarda veya beceri gerektiren etkinliklerin yapılması söz konusu olduğunda, utanç duyacağı durumlara düşecek davranışlar yapabileceği korkusuyla bu tür ortamlara girmekten çekinmesi ise, sosyal fobi olarak adlandırılır. Kişiler az tanıdıkları insanların önünde konuşmaktan, yemek yemekten, toplantılarda söz almaktan kaçınmaya başlarlar.

Panik atak; aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir. Hastalarımızın çoğu zaman ?kriz? adını verdiği bu nöbetlere biz PANİK ATAĞI diyoruz.

Şimdi kendinize bu testi uygulayabilirsiniz…

http://e-cozum.net/hayata-dair/anksiyete-panik-testi

Posted in Bipolar Yaşam0 Comments

Çocuklarda Depresyon ve Bipolar Bozukluk

“Cocuklarimizdaki depresif hallerin farkina varmak o kadar zordur ki bazen, bu yazi cok guzel aciklama getiriyor.

Neden önemlidir:
1. Eskiden sanıldığının aksine, mani ve benzeri tabloların ergenlikte hatta prepubertal dönemde sık görüldükleri anlaşılmıştır.
2. Erken episzodlar beyinde yarattıkları değişikliklerle sonraki episodların çıkışını kolaylaştırmaktadır.
3. Erken manik episodların açacağı psikolojik ve sosyal yaraların uzun süreli gidişte yaratacağı olumsuzluklar bile erken sağaltımın önemli olduğunu göstermektedir.
Çocuklar ve ergenlerdeki duygudurum bozukluklarının DSMIV’deki kriterleri bir kaçı dışında erişkinlerdeki kriterlerle aynıdır. Depresif mizaç yerine irritabilitenin bulunabilmesi, kilo kaybı veya alımı yerine beklenilen kiloya erişilememesi bu farklılıklardır. Distimik bozuklukta da depresif mizaç yerine irritabilite olabilir, erişkinlerdeki 2 yıl süre kriteri ise çocuk ve ergenlerde 1 yıldır. Bipolar I’deki kriterler erişkinlerdekilerle aynıdır.
DSMIV kriterleri hemen hemen çocuk ve erişkinlerde aynı olsa da duygudurum bozukluğunun yaşa göre görünümü farklı olmaktadır. Duygudurumla uyumlu işitsel hallisünasyonlar, somatik yakınmalar, geri çekilme (withdrawn) ve üzgün görünüm ve kendine saygıda azalma artan yaşla azalmakla birlikte depresyondaki küçük çocuklarda sıklıkla görülür. Küçük çocuklardan ziyade büyük ergenlerde daha sık görülen semptomlar ise yaygın anhedoni, ciddi psikomotor retardasyon, delirler ve umutsuzluk duygusudur. Yaş ve gelişimsel durumla bağlantılı olmayan semptomlar ise suisidal düşünceler, deprese veya irritable mizaç, insomni ve konsantrasyon güçlüğüdür. Bununla birlikte gelişimsel durum bütün semptomların görünümlerini etkilemektedir. Örneğin suisidal düşünceleri olan küçük bir çocuk genellikle gerçekçi bir intihar planı yapamaz veya düşüncelerini eyleme dönüştüremez.
Çocuklardaki duygudurum kronik ailevi uyuşmazlıklar, kötüye kullanılma ve akademik başarısızlık gibi sosyal stresöre özellikle duyarlıdır. Majör depresyonu olan çocukların büyük bir kısmında kötüye kullanım veya ihmal edilme vardır. Çevresel etkenlerin yoğun bulunduğu depresyonlu çocukların ortamdan uzaklaştırılmaları veya stresörlerin azalmasıyla semptomların bir kısmında veya çoğunluğunda azalma görülebilir. Depresif bir bozukluk olmasa da kayıp durumlarında yas sıklıkla psikiyatrik tedavinin odağını oluşturur.
Depresif bozukluklar ve bipolar I bozukluğu gelellikle episodik olmakla birlikte başlangıç sinsi olabilir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, karşıt olma karşı gelme bozukluğu, davranım bozukluğu daha sonra depresyon geliştiren çocuklarda bulunabilir. Bazı durumlarda davranım bozukluğu mojör depresif episod seyri sırasında bulunabilir ve episodun geçmesiyle kaybolabilir. Klinisyen dikkat güçlüğü, karşı koyma ve huysuzluk nöbetleri gibi davranış bozukluklarının depresif episodla birlikte mi yoksa daha önce mi başladığını yani semptomların kronolojisini aydınlatmalıdır.

Sıklık

Majör depresif bozukluk okul öncesi çocuklarda toplum genelinde %0.3, klinikte ise %0.9 oranında, toplum genelindeki okul çağı çocuklarda %2, ergenlerde %5 oranında görülüyor. Okul çağındaki erkek çocuklarda kızlardan daha sık görülüyor. Hastane popülasyonundaki çocuk ve ergenlerde majör depresfyon %20’ye varan oranlarda görülüyor. Okul çağı çocuklarda distimik bozukluk majör depresyon daha sık (%2.5) görülüyor ve distimik bozukluktan sonraki bir yıl içinde her hangi bir zamanda majör depresyon geliştirme ihtimalleri daha fazla. Ergenlerde ise erişkinlerde olduğu gibi distimik bozukluk majör depresyondan daha az görülüyor. Prepubertal çocuklarda bipolar I çok ender görülüyor. Maninin tipik olarak ortaya çıkışı ergenlikte olmasından dolayı tanı konulması uzun zaman alabilir. Bipolar I’in ergenlerdeki yaşam boyu oranı %0.6, bipolar II’in ise bazı çalışmalara göre %10’a kadar varan oranlarda görülüyor.

Nedenleri

Duygudurum bozuklukları başlangıç yaşı ne olursa olursa olsun temel olarak aynı hastalık gurubundandır. Duygudurum bozukluğu olan anne babaların çocuklarında ve duygudurum bozukluğu olan çocukların akrabalarında duygudurum bozukluğuna daha sık raslanır. Anne babadan birinde depresyon olduğunda çocuğta 18 yaşından önce depresif bir atak riski yaklaşık iki kat, hem anne hem babada depresyon olduğunda ise yaklaşık dört kat fazladır.
Majör depresif episoddaki prepubertal çocukların normal ve depresyon dışındaki diğer psikiyatrik hastalığı olan çocuklara göre uyku sırasında daha fazla büyüme hormonu salgılarlar. İnsülin ile indüklenen hipoglisemiye cevap olarak da daha az büyüme hormonu salgılıyorlar. Majör depresyon sırasındaki kortizol salınımı konusunda birbiriyle çelişen sonuçlar var.
13 yaşından önce babası ölen çocuklarda kontrollere göre daha fazla majör depresyona rastlanılmış. Ebeveynlerin evlilik durumları, kardeş sayısı, ailenin sosyoekonomik durumu, anne baba ayrılması, boşanma, aile yapısı gibi faktörlerin çocuklarda depresyona yol açtığına dair kanıtlar az. Depresif çocuklardaki psikososyal defisitler depresyon tamamen iyileştikten sonra düzeliyor. Bundan yola çıkarak bu defisitlerin depresyona ikincil oluştukları söylenebilir.

Teşhis ve klinik özellikler

Majör depresif bozukluk: Akut başladığında veya daha önce başka bir psikiyatrik bozukluk olmadığında teşhis kolay fakat çoğunlukla başlangıç sinsidir ve bir kaç yıl süren hiperaktivite, ayrılma anksiyetesi bozukluğu, aralıklı depresif semptomlardan sonra gelişir.
Erişkinlerin uyku ve iştah sorunları çocuk ve adolesanlardan daha fazladır. Ergende negativistik ve antisosyal davranış ve alkol veya benzeri maddelerin kullanımı olabilir ve karşıt olma karşı gelme bozukluğu, davranım bozukluğu, madde bağımlılığı veya kötüye kullanımı tanıları ek olarak konulabilir. Yerinde duramama, asık suratlılık, agresyon, küskünlük, aile meselelerine katılmama, , sosyal aktivitelere katılmama evi terketme isteği adolesan depresyonunda sıklıkla görülür. Okulda zorluklar muhtemeldir. Adolesan görünümüne dikkat etmeyebilir. Duygusallık ve özellikle aşk ilişkilerinde olmak üzere terkedilmeye duyarlılık artmıştır. Çocuklar duygu, davranış ve zorluklarını anlatmada güvenilir olmakla birlikte duygularını anlatırken farklı kelimeler kullanabilirler. Klinisyen özellikle olaylara bağlı olarak gelişebilen hatta bazen çok sık da olabilen kısa süreli depresif duygulanımlarla kalıcı ve uzun süreli depresyonu birbirinden ayırmalıdır. Çocuğun yaşı ne kadar küçükse zaman algısı da o kadar netlikten uzaktır.
Duygudurum bozuklukları erken başlangıçlı olduklarında kronik olmaya meyillidir. Çocukta hemen bütün alanlarda fonksiyonel kayıp vardır. Çok zeki ve akademik açıdan başarılı bir çocuk orta düzeyde bir depresyonu telafi edebilir. Çoğunlukla okul başarısı düşer. Çocuktaki depresyon öğrenme bozukluğuyla karıştırılabilir.
Adolesan duygudurum bozukluğu olanların %17’sinin madde kötüye kullanımı olarak klinik değerlendirmeye alındıkları görülmüş. Ancak detoksifikasyondan sonra psikiyatrik semptomların tam olarak tanınması ve doğru tanının konulması mümkün.

Tedavi

Psikoterapi: Her hangi bir psikoteropotik tekniğin çocuklarda üstün olduğuna dair bir kanıt yoktur. Aile sorunlarının yoğun olduğu çocuklarda aileyi eğitmek için aile terapisi gereklidir. Depresif çocuklarda psikososyal bozulma atak tamamiyle düzeldikten sonra uzun süre devam edebilmesi nedeniyle sosyal becerilerin geliştirilmesi girişimlerinde bulunulur. Bazı tedavi programlarında model oluşturma ve role playing problem çözme tekniklerinin geliştirilmesi için yardımcı olabilir.
Farmakoterapi: Antidepresanların çocuklarda etkinliği çift kör ve plasebo kontrollü çalışmalarla desteklenmemiş olmakla birlikte FDA tarafından kullanılma izni verilmiştir. Antidepresan kullanırken şunlara dikkat edilmesi gereklidir. Temel labaratuar değerleri alınmalıdır. İlaç düzeyi kademeli olarak arttırılmalıdır. EKG değişiklikleri, kan basıncı, yan etkiler ve mümkünse kan ilaç düzeyleri kontrol edilmelidir. Kan düzeyleriyle terapotik etkinlik arasında korelasyon olabilir. Fluoksetin majör depresyonu olan adolesanlarda çalışılmış ve etkinliği gösterilmiştir. Fluoksetin veya diğer antidepresanların kullanıldığı kullanıldığı durumlarda hipomanik episodların çıkıp çıkmadığına dikkat edilmelidir. Çıktığında ilaç kesilerek hipomaninin geçip geçmediğine bakılmalıdır.
Çocuklarda ve adolesanlarda bipolar I ve II tedavisinde lithium iyi sonuçlar vermiştir. Bipolar bozukluk öncesi davranım bozukluğu ve dikkat eksikliği/hiperaktivite sendromu olan adolesanlarda lithiumun bu davranışsal bozuklukları olmayanlara göre daha az yanıt verdikleri saptanmıştır.
1. kaplan synopsis 1116
Çocuk ve ergenlerde lityum kullanımına dair neler söyleyebilirsiniz?
Çocuklarda, erişkinlerdeki kadar hatta daha iyi lityum (Li) yanıtı elde edilir. Ergenlik sonrası dönemde başlangıç yaşayanlar iki misli daha iyi yanıt verirler. Bipolar bozukluğun çok erken başlaması, miks ve hızlı döngülü olma olasılığını arttırmaktadır. Bu durumda Li tek başına etkili olmayabilir. Çocuklarda tedavi edici (terapotik) Li kan düzeyine daha yüksek dozlarla ulaşılabilmektedir. Li atılımı (kleransı) daha hızlıdır. Li başlanacak hastaya şu tetkiklerin tedavi öncesinde yapılması gerekebilir: a) Böbrek fonksiyon testleri; b) Elektrokardiografi (EKG); c) Tiroid fonksiyon testleri; d) Açlık kan şekeri. Sıvı elektrolit dengesizlikleri, böbrek işlev bozuklukları, kalp hastalığı olması durumunda lityum kullanılması uygun olmayabilir. Bazı kaynaklarda etkin kan düzeyinin erişkinlerle aynı bazıları ise daha yüksek olduğunu (1.0-2.0) söylenmektedir. Bazı yazarlar etki süresinin erişkinlerdeki gibi (5-10 gün) olduğunu söylerken, bazıları da daha uzun (2-4 hafta) olduğunu söylüyorlar. Dermatolojik yan etkiler (akne vulgaris, psoriasis, mokülopapüler erüpsüyonlar), metabolik yan etkiler (kilo alma, ödem) özellikle ergenlerde önemlidir. Böbrekle ilgili yan etkilerin çocuklarda erişkinlere göre daha seyrek olduğu söyleniyor. Lityum kalsiyum metabolizmasını etkileyebilir. Henüz gelişmemiş kemiklerin böyle bir süreçten etkilenme olasılıklarının daha yüksek olması nedeniyle fizik gelişimin, kanda kalsiyum ve fosforun, alkalen fosfatazın, kemik gelişiminin düzenli izlenmesi gerekli görülebilir. Lityumun kilo alımına yol açması, arkadaşların etkisi, yan etki olarak ortaya çıkan sivilceler çocuk ve ergenlerde lityumun düzenli kullanılmamasına neden olabilir. Amerika’da (FDA) 12 yaşın altında kullanımı onaylanmamakla birlikte fayda ve yan etkiler ölçülerek kullanılması gerekli görülebilir.

Posted in Bipolar Yaşam0 Comments

Çocuk ve Ergende Depresyon Tedavisi

Çocuklarda ve ergenlerde depresyon tedavisi, rahatsızlığın bilgilendirilmesi, psikoterapi ve ilaçla yapılır. Önemli olan, kötümserliğin ve umutsuzluğun kırılmasıdır.

‘Bilişsel davranışçı tedavi’ denilen, çocuktaki olumsuz düşünceleri ortadan kaldırmaya yönelik psikoterapinin çocuk ve gençlerde oldukça yararlı olduğu biliniyor. Aile içerisindeki olumsuzlukların aile terapisi yöntemiyle çözümlenmesi de faydalıdır. Çocuklarda depresyon   tedavisinde erişkinlerdekine benzer ilaçlar kullanılmaktadır. Ne kadar uzun süre kullanılırsa kullanılsın bağımlılık yapmayan anti-depresan ilaçların çocuk ve ergenlerde depresyon tedavisinde çok etkili oldukları kanıtlanmıştır.

Ancak, birçok çocuk ve ergende depresyonun tekrarlama olasılığı vardır, çocukların uzun süre  izlenmeleri gerekir.

Bilgi şart
Depresyon tanısı konan çocuk ve ergenlerde tedavinin ilk basamağı anne baba, çocuk ve ergenin depresyon konusunda bilgilendirilmesi olmalıdır. Öncelikle depresyonun 50 çocuktan birinde ve  20 ergenden birinde görülebildiği belirtilerek bu konuda yalnız olmadıkları duygusu yaratılmalıdır.

Hem aileye hem de çocuğa depresyonun biyolojik, psikolojik ve toplumsal etkenlerin etkileşimi sonucu oluşan ve tedavi edilebilen bir bozukluk olduğu anlatılmalıdır. Böylece anne baba daha tedavi başlamadan çocuklarının kendilerine gösterdiği tepkileri daha bilinçli yorumlayarak ilk adımı atmış olacaktır.

Çocuk ve ergenlerin tedavisinde ilaç önemli yer tutmaktadır. Tedavi edilmeyen depresyonun çok olumsuz bir biçimde hatta intiharla bile sonuçlanacağını bilmek aileyi karar verirken aydınlatacaktır. Ayrıca tedavinin ortalama 6-8 ay ya da daha uzun bir süreç  alacağının bilinmesi gerekir.

 

Öğretmeni de destek olmalı
Depresyondaki çocuklar normaldeki durumlarından daha sinirli ve alıngan olabildiklerinden arkadaş ilişkileri bozulabilir, sınıfta dışlanma yaşayabilirler. Çocuk davranışlarının olumsuzluğunun farkında olmasına rağmen aynı olumsuz davranışları tekrar ettikçe sınıftan dışlanacak ya da onunla alay edilecektir. Kısırdöngüyü kırıp çocuğun saygısının artırılmasında en önemli görevlerden birisi öğretmene düşer. Öğretmen, çocuğun olumlu hareketlerini kollamalı ve sınıf önünde kıskançlık duygusu yaratmadan kendisini överek, arkadaşlarının gözünde olumlu bir yere gelmesine yardımcı olmalıdır.

Bilişsel-davranışçı tedavi
En yaygın kullanılan terapi biçimlerindendir. Hafif ve uzun süreli depresyonun tedavisinde tek başına kullanılabilecek bir yöntemdir. Belirgin depresyon, psikotik bulgulu depresyon ve bipolar bozukluk depresyonunda ilaç tedavisiyle birlikte uygulanır. Çocuktaki bilişsel çarpıtmaların giderilmesi ve karşılaştığı sorunlarla daha iyi başa çıkabilmesi hedeflenir.

Depresyondaki çocuk ve ergenlerin yaşadıkları bilişsel çarpıtma örneklerine göz atalım:
1) Aşırı genelleme: Çocuğun yaşadığı    olumsuz olayı aşırı biçimde genellemesi, kendisini suçlayıp değersiz hissetmesi ve bu  düşünceleri farklı alanlara da yaymasıdır.
2) Seçici soyutlama: Çocuğun yaşadığı bir olaydan sadece bir ayrıntıya takılmasıdır.
3) Kurma ve yanlış yorumlama: Ortada herhangi bir kanıt olmadığı halde bir sonuca varma ve buna inanma.
4) Abartma ya da yok sayma: Çocuğun yaşadığı olumsuzlukları aşırı derecede abartması, olumlu durumların olumsuz tarafından görmesi veya küçümsemesidir.
5) Kişiselleştirme: Çocuğun yaşanan bir olumsuzluktan herhangi bir neden olmaksızın kendisini suçlamasıdır.

İlaç kullanımı
Depresyondaki çocuk ve ergenlerde ilaç tedavisine başlandıktan sonra ilk olumlu etkiler ikinci haftadan sonra görülür. 6-12 haftalık bir süre sonunda hastaların yüzde 60-70 kadarında önemli düzeyde iyileşme beklenir. Depresyonun ilaçla  tedavisinde üç önemli devre vardır.İlk 6-8 hafta birinci tedavi devresidir. Bunu izleyen 3-4 aysa kazanılan olumlu gelişmelerin pekiştirilmesi devresidir. Bundan sonraki 1-2 yılsa depresyonun tekrarlamasını önleme devresidir.

Ne kadar uzun süre kullanılırsa kullanılsın bağımlılık yapmayan antidepresan ilaçların çocuk ve ergenlerin tedavisinde çok etkili     oldukları kanıtlanmıştır. Çocuk ve ergenlerde depresyon tedavisinde etkisi ve güvenilirliği en iyi gösterilmiş olan ilaç grubu Seçici   Serotonin Reuptake inhibitörleri olarak adlandırılır.

SSRI ilaçları
- Sitalopram
- Essitalopram
- Fluoksetin
- Fluvoksamin
- Sertralin
- Paroksetin

SSRI grubundaki anti-depresanlar depresyon sırasında düşmüş olan serotonin adlı maddenin tekrar normal düzeye gelmesini sağlarlar. Araştırmalar, çocuk  ve ergenlerde depresyon tedavisinde SSRI grubu antidepresanların 100 kişiden 60-80’inde etkili olduğunu göstermektedir.

 

Posted in Bipolar Yaşam0 Comments

Ruhsal Hastalık Yalnız Şiddet ile Bağlantılı Değildir

şizofreni veya bipolar bozukluk gibi tek başına Ruhsal hastalıkların insanlara daha şiddetli, ama yapmazlar kötüye uyuşturucu ya da alkol psikiyatrik sorunları olan insanların eğilim yapar, bilim adamları Pazartesi söyledi.Uzmanlar uzun ruhsal hastalık ile şiddet ve bu bulgular arasındaki bağlantıyı anlamaya çalıştık ki yaygın kamu algı psikiyatrik bozukluklar yalnız insanların daha fazla şiddet içeren suç eğilimli hale kusurlu olduğunu göstermektedir.İngiltere ve İsveç ağır ruhsal bozukluğu olan insanlar arasında şiddet suç oranları incelendi araştırmacılar bu madde bağımlılığının yüksek risk anahtarıdır çıktı “dedi.

Onlar şiddet suç oranlarının bipolar bozukluk ve genel nüfusa göre şizofren kişilerin arasında daha yüksek olmakla birlikte, bunlar ruh hastalığı olan kişilerde benzer olanlar alkol ancak bulunamadı akıl hastası değildir. Sonuçlar alkol veya uyuşturucu bağımlılığı, psikiyatrik hastalar arasında şiddet oranlarının etkisini kaldırmak için ayarlandı ancak seviyeden genel nüfus değiştirildi, dediler.

“Madde kötüye kullanımı gerçekten şiddet suç anahtar arabuluculuk yapmaz. Uzaklara madde kötüye alırsak, hastalığın katkısı … çok az ise, “Seena Fazel psikiyatri bir çalışma liderliğindeki Oxford Üniversitesi departmanı dedi. “Muhtemelen daha tehlikeli bir pub dışında bir gece üzerinde daha ruhsal hastaların serbest bırakılması bir hastane dışında yürüyüş olmaktır yürüyüş olacak.”

Önceki çalışmalar göstermiştir ki, bipolar bozukluk aşırı alkol ve uyuşturucu olan kişilerin yaklaşık yüzde 20 ve bu genel nüfusun yaklaşık yüzde 2 ile karşılaştırır. Şizofreni kötüye uyuşturucu ve alkol insanların dörtte biri civarında. Fazel psikiyatrik hastalar sıklıkla belirti ya da sakinleştirici olarak hareket edebilirler ilaç etkileri karşı denemek için yasadışı uyuşturucu ve alkol kullanımı söyledi.

İngiltere, bazı yüksek profilli ceza davalarında fikri bu akıl hastası toplum için bir tehdit oluşturduğu ortaya çıkmıştır. Bu “Yorkshire Ripper” seri katil Peter Sutcliffe, cezasını karşı çekici idi Raporlar bu yılın başlarında o paranoid şizofreni gelen o 13 kadın öldürüldü acı olduğunu söyledi çünkü algı güçlendirdi.

Fazel olan çalışma Arşivleri Genel Psikiyatri dergi yayınlandı, bu akıl hastası kamu algılamaları bir tehdit psikiyatrik hasta olmaktan çok sayıda güvenli hastanelerin son yıllarda koymak yol açmıştır “dedi. “Bir akıl hastalığı olan hastalarda reinstitutionalization bir tür oldu … kisvesi onlar tehlikeli altında,” diye bir brifing de söyledi.

Fazel ve arkadaşları İsveç’te herkesin bipolar bozukluk tanısı izlemek ve hastane kayıtlarından kullanılan ardından şiddet suçu mahkumiyeti ile bağlantıları arayın. ruhsal hastalık oranları, hem de şiddet ve alkol ve uyuşturucu istismarı oranları bu yana Avrupa ve ABD’nin geri kalanı İsveç’te benzer, bulguların diğer ülkelere uygulanabilir olma ihtimali vardı, bilim adamları söyledi…

 

Posted in Bipolar Yaşam0 Comments

Manik Depresif ve Belirtileri Nedir?

Bir insanın ayakları bulutlara takılmış, gökyüzünden dünyaya baktığını düşünün; coşkun ve mutluluktan uçuyor. İşte böyle bir durum “mani” halidir. Mani durumundaki insanlar kendilerini iyinin de iyisi, mutlunun da mutlusu hissederler.

Manik depresif hastalığı olan kişilerin duyguları çok değişkendir. O kadar ki, bulutlarda gezen ayaklar, güneşe değen saçlar yerin dibine çakılır. Mutluluktan uçan kişi, karaları bağlar, içine düştüğü kör kuyuda yitip gitmiş gibi olur.

Her yüz kişiden birinin bipolar hastalık yaşadığı göz önünde bulundurulduğunda büyük devlet adamlarının, ünlülerin, bilim insanlarının… kısacası herkesin, ayrım olmaksızın bu hastalığa yakalanabildiği unutulmamalıdır.

Mani halindeki birini kimse kontrol edemez. Kişiler kendilerini de kontrol edemez. Neşeleri, konuşkanlıkları, enerjileri, dikkatleri o kadar yükselir ki hiç bir şeye odaklanamazlar.

Mani halindeki bir insan kendi rutini dışına çıkar; az uyur, giyim tarzı değişir, herkesle sohbet eder, güler, neredeyse nefes almadan konuşur… bunlar kulağa hoş gelse de hiç biri sağlıklı değildir; aniden değişebilir ve üstelik aşırı uçtadır. Kişiye zarar verir. Beden bu yüksek hıza yetişemez ve bitkin hale gelir.

Mani hali tedavi edilebilir. İki ya da dört haftada kişiler kendilerini toparlar, rutinlerine dönerler. Çalışanlar iş hayatında hiç bir şey olmamış gibi kaldıkları yerden devam ederler.

Tedavi edilen kişiler bir daha mani haline girmeyebilirler. Bazı insanlar manik atakları daha sık yaşarken, bazıları depresif atakları daha sık yaşar. Yalnız, özellikle ülkemizde, kişiler depresyonda olduklarını ya hiç fark etmiyorlar ya da kabul etmiyorlar. Bu konuda dikkatli olmak gerekiyor. Farkındalık çok önemli.

Posted in Bipolar Yaşam0 Comments

Takıntı Hastalığı

Takıntı nedir?

Takıntılar ya da obsesyonlar, kişiyi rahatsız eden, tekrarlayıcı ve zorlayıcı düşünceler, duygu veya dürtülerdir. Kişi çoğunlukla obsesyonunun mantıksız olduğunun farkındadır ancak yine de zihninden atmakta zorlanır. Çoğunlukla takıntılara kompülsiyon (zorlantı) dediğimiz bazı davranışlar eşlik eder. Kompülsiyonlar , kişinin takıntısından kaynaklanan sıkıntıyı gidermek için ona istinaden yaptığı veya yapmak zorunda hissettiği tekrarlayan davranışlar veya düşünceleredir. Bu nedenle hastalık psikiyatride obsessif-kompülsif bozukluk olarak tanınır.

En çok hangi türde takıntılar olur?

En çok rastlanan obsesyon bulaşma( herhangi bir hastalık veya tiksinilen bir nesneye temas vb) ve buna mukabil ortaya çıkan temizlenme kompülsiyonudur. Aşırı el yıkama bazen derinin tamamen tahrip olmasına dahi yol açabilir; kişi günün büyük bir kısmını yıkanarak veya bulaşma korkusuyla dışarı çıkmayıp kendini izole ederek evde geçirebilir. Sıklıkla rastlanılan bir diğer takıntı şüphe ( soba açık mı?, kapı kilitli mi?, her şey yerli yerinde mi? hata yaptım mı?) dir. Bu şüpheler ise kontrol kompülsiyonuyla beraberdir. Örneğin kapının kilitli olup olmadığını kontrol etmek için defalarca eve geri dönülebilir, ışığın açık kalıp kalmadığını kontrol için defalarca yataktan kalkılabilir veya verilen bir işi hatasız yapıp yapmadığından emin olmak adına aynı yazı yüzlerce kez kontrol edilebilir, bazı sözlerin söylendiğinden emin olana kadar defalarca tekrar edilebilir. Bunların dışında birçok obsesyon olabilir, örneğin cinsel, dini takıntılar (günahkar mıyım, değil miyim?), kötülük veya kötü birşey yapacağından korkma takıntısı, kontrolü kaybedebileceğinden korkma, herşeyin yerli yerinde ve düzgün(simetrik) olması takıntıları da klinikte sık görülen takıntılardandır.

Bir takıntı ne zaman hastalık haline dönüşür?

Şunu mutlaka söylemek gerekir ki her takıntı hastalık değildir. Günlük hayatında ’masumane’ takıntıları olan, ve bunları senelerdir sürdüren birçok insan vardır. Ayrıca titizlik, tertiplilik, kontrolcülük, kuralcılık gibi bir takım kişilik özellikleri birçok zaman insana faydalı olabilen ve hayatını daha kaliteli ve başarılı yaşamasına neden olan özelliklerdir. Ancak kişi takıntıları nedeniyle günlük hayatında, işyerinde ve sosyal çevresinde birtakım sorunlar yaşamaya başlıyorsa, bu takıntılar hayatının önemli bir kısmında karşısına zorluk olarak çıkıyor ve önemli zamanını almaya başlıyorsa o zaman psikiyatrik tedaviyi gerektirir bir durum var denilebilir. Örneğin takıntılı kişi kapıyı kontrol edeyim derken her sabah işyeri servisini kaçırmaya başladıysa veya temizlik için banyoda geçirdiği vakit normal sınırların ötesine geçtiyse (örneğin her seferinde yarım saatten fazla banyoda kalıyorsa…) veya hayatını bu takıntıların gereklerini yerine getirmek üzere düzenlemeye başladıysa (örneğin kapı kollarını tutmak için eldiven taşımak,başkasının otuduğu koltuğa oturmamak için şilte bulundurmak vb..) hastalık aşamasına gelmiş demektir ve psikiyatristin tedavisi gerekir.

Obsesif kompulsif bozukluğun nedeni nedir?

Özellikle son on yılda ortaya çıkan bilimsel veriler, hastalığın kökeninin beynin bazı bölgeleri arasındaki bozulmuş iletiden kaynaklandığını göstermiştir. Beynimizin ön bölgesinde yer alan orbitofrontal korteks denilen bir bölge ile beyinciğin üzerinde yer alan bir bölge olan kaudat çekirdek arasında artmış bir iletimden bahsedilebilir. Bu aktivite artışı nedeniyel herkeste var olan takıntılar devamlı zihne gelir ve bastırılabilmesi mümkün olmaz. Hastalığın nedeni biyolojik olmakla birlikte herkeste ne tür takıntıların ortaya çıkacağını belirleyen şey her bireyin kişilik özellikleridir. Hasta olmadan önce de titiz olan bir kişide olasılıkla temizlik ve aşırı el yıkama şeklinde ortaya çıkan hastalık, günlük hayatında güvensiz ve evhamlı olan bir başkasında şüphecilik ve kontrol etme şeklinde görülebilir. Mükemmeliyetçi bir kişide de simetri obsesyonu ortaya çıkabilir.

Sıklığı nedir, hangi yaşlarda en sık görülür?

Günlük hayatta insanların büyük kısmının rahatsız edici olmayan belirli takıntıları vardır, ancak bu insanlar sağlıklı kişilerdir. Yukarıda bahsettiğimiz hastalık düzeyinde takıntı yani obsesif kompülsif bozukluğun toplumda yaklaşık olarak %2-3 oranında gözüktüğü bilinmektedir. Bir başka deyişle her yüz kişinin 2 veya 3’ü tedavi görmemesi gerekecek düzeyde takıntılıdır. Hastalık en çok 20’li yaşlarda ortaya çıkar. Erken başlangıçlı olanlarda erkeklerde, daha geç başlangıçlı olanlarda ise kadınlarda daha sıktır.

Tedavisi mümkün müdür ve nasıldır, hastaların ne kadarı iyileşir?

Tedavisi mümkündür. Tedavi belirli bazı ilaçlar ile birlikte ‘davranışçı’ psikoterapi denilen özel bir tekniğin uygulanmasından ibarettir. Aynı zamanda depresyon tedavisinde de kullanılan ve beyinde ‘serotonin’ adı verilen bir hormonu ndüzeyini arttırmak yoluyla etki eden bir grup ilaç obsesif kompülsif kişilerin de tedavisinde iyi sonuç vermektedir. Ancak bu ilaçların depresyon tedavisine kıyasla daha yüksek dozda(2-3 kat) ve daha uzun süre kullanılması gerekmektedir. Tedavinin olumlu etkileri ancak tedavinin başlamasından birkaç ay sonra ortaya çıkar.

Davranışçı psikoterapi denen yöntemde de kısaca hastaya hastalığın temel doğası hakkında bilgi verilir, hastalığın bir beyin bozukluğundan kaynaklandığını bilmek bile birçok hastayı rahatlatabilmektedir. Takıntılı davranışların ve kompülsiyonların yerine uyuma yönelik ve kişinin hayatını zorlaştırmayan başka davranışlar geliştirilmeye çalışılır. Kişinin iradesinin ve hastalıkla mücadelesinin de en az ilaç tedavisi kadar elzem olduğu anlatılır. Ev ödevleri verilerek, hastalar yavaş yavaş takıntılı davranışlarının veya kompülsiyonlarının üzerine gitmeleri için cesaretlendirilir. İlaç tedavisi ve davranışçı psikoterepinin beraber uygulandığı hastaların %90’a yakını iyi veya orta derecede düzelirler, hayatlarına normal şekilde devam edebilirler, ancak %10 hastada tedaviye yanıt alınamayabilir veya daha da ilerleme olabilir.

 

Posted in Bipolar Yaşam0 Comments

Şizofreni

Şizofreni, belirtileri, tedavisi :

Şizofreni bir beyin hastalığıdır. Toplumda görülme oranı yaklaşık %0.8 ile % 1 arasındadır. Kadın ve erkek etkilenme oranı eşittir. İlk başlama yaşı genellikle 18 ile 35 yaş arasıdır. Kadınlarda, erkeklere göre biraz daha geç başlayabilir. Şizofreni, gerçeği değerlendirme, duygularını kontrol edebilme, berrak düşünebilme, yargıda bulunabilme ve iletişim kurma yeteneklerini etkiler. Zeka düzeyi ile ilişkisi yoktur.

Şizofreninin belirtileri genel olarak pozitif ve negatif olarak sınıflandırılmaktadır.

Şizofreninin Pozitif Belirtileri :

Hezeyanlar (Sanrılar):

Bir kişinin somut bir kanıt bulunmamasına karşın kararlı biçimde inandığı yanlış inançlardır. İkna ile bunları değiştirmek mümkün değildir. Hezeyanı olan kişi kendisine eziyet edildiğine, özel güç veya yeteneklere sahip olduğuna, düşünce ve davranışlarının dışsal bir gücün denetiminde bulunduğuna inanabilir.

Halüsinasyonlar (Varsanı): Şizofrenide en yaygın halüsinasyon türü işitseldir; kişi hayali sesler duyduğunu zanneder. Kimi zaman şizofreni hastası bu seslerle uzun süre konuşur, sesler hastaya hareketleri konusunda komutlar verebilir. Daha az rastlanan halüsinasyon türlerinde gerçekte olmayan ama hastaya bütünüyle gerçek gibi gelen görme, hissetme, tatma veya koku alma gibi olaylar olabilmektedir.
Düşünce Bozukluğu: Düşünce bozukluğu olan kişi ne söylediği ve nasıl söylediği konusunda karmaşa yaşar. Kişinin konuşmasının izlenmesi, bir konudan ötekine atladığı ve mantık bağlantıları zayıf olduğu için zordur. Düşünce sürecinde kesintiler olabilir, yalnızca konuşan kişi için anlamlı bir hal alır.

Davranış Bozukluğu:

Bazı şizofreni hastaları, sosyal ve mesleki işlevlerini yerine getirmelerine engel olacak düzeyde davranış bozuklukları yaşayabilirler. Örneğin, aynı elbiseyi uzun süre giymek, yıkanmayı reddetmek vb.

Şizofreninin Negatif Belirtileri :

Duygu İfadesinde Donukluk: Şizofreni hastaları genellikle duygusal açıdan kendilerini “donuk” hissederler ve çevrelerinde olup bitene tepkisiz kalırlar. Yüz ifadelerini, davranış veya ses tonlarını değiştirerek duygusal tepkilerini dışa vuramazlar.

Motivasyon Kaybı: Şizofreni kişinin motivasyonunu azaltarak çalışma veya sosyal aktivitelere katılımını zorlaştırır. Hastalar çamaşır yıkama, yemek pişirme gibi gündelik işlerden uzaklaşır, uç durumlarda kişisel hijyeni sağlayamaz ve kendilerine bakamazlar.

Toplumdan Geri Çekilme:

Şizofreni hastaları insanlarla arkadaşlıklarını sürdürmekte zorlanırlar.

İnsanlarla karşılıklı etkileşimleri kısa süreli ve yüzeyseldir. Bazı durumlarda kişi bütün toplumsal ilişkilerini keser.

Düşünce Yoksulluğu:

Kimi şizofreni hastalarında düşünme miktar ve içerik olarak azalır. Nadiren konuşur, sorulara kısa yanıtlar verir ve ayrıntı vermezler. Uç durumlarda kişinin konuşması “evet”, “hayır”, “bilmiyorum” gibi kısa cümlelerle sınırlanır. Negatif belirtiler çoğu zaman kişinin tembel olduğu ya da kasıtlı olarak kötü davranış göstererek başkalarını sıkmayı amaçladığı şeklinde yorumlanabilir ve hastalığın parçası olarak kavranmaz. Pozitif belirtilerin eşlik etmediği negatif belirtiler bir hekim tarafından daha önceki davranışlara göre yaşanan değişim açısından değerlendirilmelidir. Pozitif belirtilerin olmadığı negatif belirtiler genellikle gözden kaçacaktır, ama kişinin yardıma ihtiyacı devam etmektedir.

Şizofreninin Tedavisi :

İlaçların geliştirilmesi ve psikososyal müdahaleler şizofreni hastalarının durumunu köklü biçimde değiştirmiştir. Atipik antipsikotik adı verilen ilaçlar rahatsızlığın belirtilerinin kontrolüne oldukça yardımcı olmakta ve daha az yan etkiye neden olmaktadır. Eğitim ve diğer psikososyal müdahaleler hastalar ve ailelerine sorunla daha etkin biçimde uğraşmayı öğretmekte, toplumsal ve mesleki işlevsizliği azaltmakta, şizofreni hastalarının topluma yeniden kazanılmasına yardımcı olmaktadır. Daha güvenli ve etkin tedavi yollarının araştırılması da sürdürülmektedir.

Şizofreni tedavisinin üç ana bileşeni vardır:

  1. Belirtileri iyileştirmeye ve yeniden hastalanmayı önlemeye yarayan ilaçlar ile tedavi.
  2. Hastalara ve ailelere sorunlarını çözmeleri, stresi aşmak, hastalık ve komplikasyonlarıyla mücadele etmek, kötüleşmeyi önlemek yönünde yardım etmeye yönelik, eğitsel ve psikososyal müdahaleler.
  3. Hastaların yaşamla yeniden bütünleşmeleri, eğitsel ya da mesleki işlevlerini yeniden kazanmalarına yönelik toplumsal rehabilitasyon.

İlaç tedavileri sayesinde şizofreni hastalığında köklü değişiklikler gündeme gelmekle birlikte, son yıllarda, psikososyal müdahalelerin şizofreni tedavisinde önemli olduğu yolunda çok sayıda araştırma kanıtı elde edilmiştir. Psikososyal müdahaleler hem pozitif hem negatif belirtileri azaltmayı, tedaviyi desteklemeyi, hastanın tedavi sürecine bağlanmasını, yeniden hastalanma riskini önlemeyi, toplumsal ve iletişimsel becerileri geliştirmeyi, stresle daha iyi uğraşabilmek için hastalar ve yakınlarının donanımlarının güçlendirilmesini kapsar. Psikososyal müdahale ilaç tedavisinin tamamlayıcısıdır. Şizofreninin etkisi yaşamın çok fazla alanında hissedildiği için, etkin tedavi birden fazla soruna hitap etmelidir. Bunlar arasında hastalığın geri dönmesini önlemek, psikolojik eğitim, aile yaşamı, topluluk içinde ve diğer özel alanlarda bakım ve rehabilitasyon sayılabilir. Tıbbi yaklaşımlar ve rehabilitasyon çabalarına ilişkin çalışmalar, ilaç ve rehabilitasyonun birlikte çok daha iyi sonuç verdiğini göstermektedir. İlaç gerekli olmakla birlikte tek başına yeterli tedavi sağlamamaktadır; bu nedenle şizofreni tedavisi psikiyatrist, psikolog, psikiyatri hemşiresi, sosyal hizmet uzmanı ile ailenin açık bir iş birliği ile sürdürülmelidir.

 

Posted in Bipolar Yaşam0 Comments